Sayfalar

5 Şub 2011

White Rabbit

Şu anımız çok kıymetlidir değil mi? Canlıdır, tazedir, yegânedir. Ama unutulmuş tüm geçmiş zamanlar da şimdi olmuşlardı. Bir zamanlar. Onlar da canlıydı, tazeydi, yegâneydi. Ve şimdi olmayı bekleyen gelecek zamanlar da, canlı, taze ve yegâne. Bana göre hiçbir farkları yok. Hepsi son derece değersiz. Geçmişin anılarında ve geleceğin hayallerinde de pekâlâ yaşanabilir. Ortaya çıkabilecek sorunlar şimdi olabileceklerden daha korkunç değil.

4 Şub 2011

Idaho

Arabayla uzun bir yolculuğa çıkmak istiyorum. Yol boyunca Mad Season dinlemek, su ve benzin almak için istasyonlarda durmak istiyorum. Geceyi hangi ucuz otelde geçireceğime kafa yormak istiyorum. Aslında yanıma da birini istiyorum. Ama kim olduğunu bilmiyorum, yanımda olmasını isteyeceğim kimse yok gibi. Bu bir hayal olduğuna göre yanımdaki de hayali bir kişi olabilir o zaman.

Ne çok konuşan, ne de çok sessiz biri, benim gibi. Olabildiğince sakin ve yolları biliyor. Gittiğimiz her yeri anlatıyor bana. Ona da başkaları anlatmış. Şehirden uzak yerlerde, otel bulamadığımızda arabayı iki yanı bomboş arazi olan yolun kenarına çekiyoruz. Ateş yanarken uzanıp yıldızları sayıyoruz. Hiç kimseye anlatmadığı şeyleri anlatıyor bana, ben de ona anlatıyorum. Sonra iyi uykular. Sabah güneş doğar doğmaz yola koyuluyoruz...

Sıkıldım! Bu böyle kalsa olur mu? Peki teşekkürler.

28 Oca 2011

Keşke SpongeBob olsaydım

Gerçek anlamda en son ne zaman eğlendiğimi hatırlamıyorum! Bunu benim sıradan kuruntularımdan biri olarak düşünebilirsiniz. Ki ilk başta ben de öyle düşünmüştüm. Ama uzun zamandır yaşamımı özellikle bu açıdan gözlemliyorum. Hüzünlü olan, bir şeylerden keyif almadığını farketmek değil, uzun düşünmelerden sonra bu gerçeği  kabul etmek. Chopin cenaze marşını çalıyor. Artık yapacak bir şey yok. Omuzlarım düşük, suratım asık, nefes almaya devam ediyorum.

Yine

Yatağa girip uyumaya çalışırken aklıma yüzlerce konu geliyor yazacak. Cümleleri bile kurguluyorum kafamda. Silip, silip tekrar düşünüyorum. Tamam, oldu diyorum. Kalkıp bilgisayarı açıyorum. Ellerimi başlangıç cümlemin ilk kelimesini yazmak üzere klavyeye yaklaştırdığımda, hepsini unutuyorum. Az önce düşünmüş olduğum tüm cümleler uçuyor, kayboluyor, ışınlanıyor sanki. Ben de yanıp sönen imleçle başbaşa kalıyorum.

Yine.

Ve yazmayı planladığım konulardan çok çok farklı ve bi o kadar gereksiz yazılar yazıyorum. İşin kötüsü uykum da kaçıyor. :/

19 Oca 2011

River of deceit

Blogu kapatmayı düşünüyorum.





- Nedenini de belirttiğim bir yazı yazmıştım. Ama sonra vazgeçtim yayınlamaktan. Neyse, canım öyle istiyor diyelim.

6 Oca 2011

Galiba öleceğim

Baş ağrısı. Hayır; şiddetli baş ağrısı. Cık; çok şiddetli baş ağrısı.
Son zamanlarda sıkıntı çektiğim tek konu.
Nedenini bilmiyorum, doktora da gitmiyorum.
İşin aslı beni doktora götüren biri yok.
Sıradan hafif baş ağrılarından biridir diye önemsemiyor annem.
Bir ağrı kesici ve "bıktım senin ağrılarınan, git uyu banane".
Annemi sevmiyorum bazen. Annemi çoğu zaman sevmiyorum.
Başım çok ağrıyor.
Beynimde tümör olsa diyorum.
Hastane, ameliyatlar, doktorlar,  bir sürü şey kurguluyorum.
Çok yakında öleceğim galiba.
Sanki gerçekmiş gibi benim için üzülmelerini istiyorum.
Gerçekten hasta ve zavallı hissediyorum.
Abartıyorum.
Belki başım ağrımıyor bile.
Belki sadece uyduruyorum.
Böyle kendi kendime konuşuyorum.
Puff. Şimdi gidip uyuyacağım.

5 Oca 2011

Nothing's gonna change my world

Belki de bu kadar acele etmemeliyim. Neden koşuyorum ki? On yedi (17) yaşındayım. yetişkin değilim, çocuk değilim. Genç veya daha yaygın bir kullanım olan ergen denilen yaştayım, bu önemli değil. On yedi senedir yaşadığım hayat sadece bir koşuşturma; önemli olan da bu.  Tedirgin olduğum konu ise on yedi senedir bir koşuşturma içinde olmam değil fakat bir on yedi sene ve bir on yedi sene daha hep bu koşuşturmada sürüklenecek olmam. Bunu anlamak için ne kâhin olmak ne de çok zeki olmak gerekiyor. Sadece başımı kaldırıp şöyle bir çevreme baktığımda olacakları tahmin etmek kolay.

Kalan günlerimin böyle koşturarak ve sonunda hiçbir şey kazanarak geçmesini istemiyorum. Macera dolu bir hayat da boyumu aşar. Bisikletle dünyayı dolaşan insanlar var mesela. Çok kıskanırım böyle gezginleri. McCandless filan. Ama bir an sonra böyle bir şey yapabilecek kadar cesur ve hırslı olmadığımı hatırlarım.

Aslında tam olarak istediğim ; sessiz, sakin ve mümkün en az nüfusa sahip deniz kıyısında kasaba gibi bir yerde, minik bir evde, sevdiğim ve ihtiyacım olan şeylerle birlikte huzur dolu bir hayat ve mutlu bir ölüm. Tek başıma yaşamak istiyorum, evet. Ama arada bir ziyarete gelmenizden memnun olurum...

Bunların yalnızca hayal olduğunu bilmek çok can sıkıcı. Ve ben bugün yine okula gitmedim.

3 Oca 2011

Bir iki üç TIP.

Sessizliğimi; içine kapanık, sorunlu olarak yorumluyorlar. Oysa ben onları konuşacak kadar değerli görmediğim için susuyorum.


Ben kendimle aslında çok iyi vakit geçiriyorum. Şu parazitler de olmasa...

16 Ara 2010

Help!

İstemiyorum hiçbir şey, istediğim bir şey yok... gibi laflar ederim. Yalan söylediğimi düşünebilirsiniz. Çünkü yalan söylüyorum. Elbette istediğim şeyler var. Bir çok şey. Belki büyük belki küçük belki maddi belki manevi bir çok şey. Elde ettiğimde hiçbiri umrumda olmayacak, evet. Her biri gözümdeki değerini inanılmaz bir hızla kaybedecek ve yeni tatmin edilmeyi bekleyen istekler doğuracak. Bunları biliyorum. Bildiğim halde istemeye devam ediyorum. Ama sadece istediğimle kalıyorum.

Sonucu ne kadar beyhude olursa olsun kişi, isteklerinin gerçekleşmesi için uğraşır, elinden geleni yapar. Çünkü "hayat bir şeyin peşinden koşuyor olmadıkça neşeli bir şey olmuyor." Bir şeylerin peşinden koşmak içinse içimizde hırs ve azim duygularını barındırmamız gerekiyor. Aksi halde kişi kendini hissiz, tatsız bir boşluk içinde bulacaktır.

Benim sorunum da burada doğuyor. Bir çok şey istememe rağmen, onların önündeki engelleri aşmak için herhangi bir çaba sarf etmiyorum, edemiyorum. Çünkü içimde en ufak hırs kırıntısı yok. İstediğim şey olursa iyi ama olmazsa da olmasın. Onu oldurmaya çalışmam, peşini hemen bırakırım. Bir şeylerden çabuk sıkılmam da bu yüzdendir. Israrcı olmayışım da.

İşte bunlar yaşamak zorunda olduğum hayatımı büyük ölçüde hem de olumsuz yönde etkiliyor. Az önce bahsettiğim boşluk duygusunu da göz önüne alırsak, hem çok sakin hem de... aslında bu durumu tam anlamıyla karşılayan bir kelime aklıma gelmiyor.

Şimdi; kendimi, tüm hayatımı ona adayacağım bir şey bulmayı umut ediyorum. Ama bunun da kalıcı bir çözüm olduğunu, ya da bende işe yarayacağını sanmıyorum.

And that's all I have to say about that.

6 Ara 2010

Naive

Ben şey... ıım aslında... hayır.  ama belki de... yok yani sanırım... bilmiyorum,bilmiyorum.

3 Ara 2010

Sappy

Garip bir sevinç var içimde.

Gitar çalarken şarkı söyleyemem. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım olmaz. Ya sözleri karıştırırım ya notaları. Ama bu hafta nasıl olduysa o çok sevdiğim iki şarkıyı hem çaldım hem söyledim. Fakat hâlâ bir sorunum var. Benim sesim çok çirkindir.

28 Kas 2010

Mecburiyetten

Bunalıma girmek için bütün hafta Alice in Chains(Jar of flies), bunalımdan çıkmak için bir kere Hey Jude dinlemek.

***

**

*

Keşke hep gece olsa. Gündüzleri sevmiyorum. Özellikle sabahın erken saatlerini. Mümkün olsa kimseyle konuşmam, zaten mümkün olsa okula da gitmem. Ama her şey mecburiyetten. Mazhar, Fuat ve Özkan amcalar benim yerime söylemişler; Mecburen.

Sabahları okula beraber gittiğim bir kız var. Mecburen. Hani ilkokuldan tanıştığımız için, evi bizim eve fazla yakın olduğu ve yolumun üstünde olduğu için bir de aynı sınıfta olduğumuz için, onunla gitmek zorunda kalıyorum. Yazık. Kız benim en suratsız halimi çekiyor her sabah. Ben konuşmuyorum, müzik dinliyorum. O arada bir şeyler söylüyor. Tamam çocukken konuşacak bir şeyler buluyorduk, eğleniyorduk belki ama şimdi... Ne diyordum...mecburiyetten.

27 Kas 2010

Yükseltgenme Basamağı

Az önce, birden aklıma geldi. Önemsiz. Neden bilmiyorum ama söylemek istiyorum. 9. sınıfta kekeme bir kimya öğretmenimiz vardı, herkesin dalga geçtiği. Ama ben tuhaf bir şekilde severdim onu.

***


23 Kas 2010

Help me from myself

Evden çıkarken, kapıyı kapatır kapatmaz bir şey unutmuş gibi oluyorum. Bir kaç saniye durup ne unuttuğumu düşünüyorum. Yanımda olması gereken her şeyi kontrol ediyorum, görünürde bir eksik yok, her şey tamam. Ama o "bir şey unutmuşluk" gün boyu peşimi bırakmıyor. Eve döndüğümde farkediyorum ki unuttuğum aklımmış, ruhummuş, hislerim, düşüncelerimmiş... Sadece bedenim geziyormuş, "ben" aslında hep evdeymiş.


I'll stay home forever where two and two always makes a five. 


_______________________________________________________________________________________________

16 Kas 2010

1994 - ????

Küçükken bu yaşadığımız anların aslında çoktan yaşanmış ve bitmiş olduğunu sanıyordum. Hani sinemaya gittiğimizde kısa süreliğine hayattan kopup kendimizi filme kaptırdığımız anlar vardır ya, işte sanki hep o sinema koltuğundaymışım gibi hissederdim. Her şey yaşanmış ve bitmiş. Geçmiş nasıl değiştirilemezse gelecek de aynı, çoktan geçmiş. Diye düşünürdüm.
Güldüğümde filmin komik ya da neşeli bir sahnesini, ağladığımda hüzünlü bir sahnesini izliyormuşum gibi gelirdi. Uzunca bi' zaman hep böyle düşündüm. Sonra bazı dönemler oldu, kendimi hayatın rutinine kaptırdım. Yaşıtlarım gibi "normal" (neye göre? kime göre?) oldum. Güzellik, çirkinlik, arkadaşlar, alışveriş, okul, erkekler, karşılıksız aşklar vs. sıradan konularla ilgilenmeye başladım. Artık o sinema koltuğunda değildim. Kendimi oyuncu gibi hissediyordum. Şimdiyi oynuyordum.Başroldeydim. Herkes benimle ilgileniyor, her şey benim etrafımda dönüyordu. Yani bana öyle geliyordu. Sonraki üç-dört senede de senarist gibi hissediyordum kendimi. Bu benim hayatım, ben yazmalıyım. Geçmiş geçmiş olabilir ama önümde kocaman bir gelecek var, bunu şekillendirmek benim elimde. Diyordum kendime. Son zamanlarda ise ( bir seneden fazla ) hiçbir şey hissetmiyorum. Ama anladığım bir şey var. Önemli olan yönetmen olabilmek. Oyuncu,senaryo hatta izleyici kitlesi, her şey yönetmene bağlı. Fakat ne yazık ki kimsenin kendi hayatında yönetmen olduğunu sanmıyorum. Biri/leri ya da bir şey/ler tarafından yönetildiğimiz gerçeği ağır basıyor. Bu konudaki şüphelerim had safhada olduğu için yazımı burada noktalıyorum.

Nokta,nokta,nokta.